Osmanlı’da Şehircilik Anlayışı
Osmanlı’da Şehircilik Anlayışı

1. Osmanlı Şehir Kurma İlke ve Uygulamaları

Şenlendirme Osmanlıların, şehirleri fethettikten sonra bu şehirlerde yaptıkları imar faaliyetlerini XV. yüzyılın çağdaş kaynaklarından örneğin Aşıkpaşazade ya da Neşri tarihinden takip edebilmekteyiz. Padişahları esas alarak Osmanlı tarihini anlatan bu kaynaklar, her bir padişahın tarihini anlatırken onların şehirlere yaptıkları katkıları ve yatırımları da tek tek zikretmişler ve hayır dualarda bulunmuşlardır. Şehirlerin imar sürecini ifade etmek için bu kaynaklarda kullanılan bir terim, Osmanlıların şehir kurma pratiğini adlandırmak için çok uygun gözükmektedir: Şenlendirme. Şehirlerin imarı, abad edilmesi, nüfuslandırılması, huzur ve güvenliğin temini ve iaşesinin temini gibi şehircilik ve şehirleşme faaliyetlerinin tümünü birden ifade etmek için kullanılan “şenlendirme” kelimesini biz de burada kullanmayı tercih ettik.

1.1 Şehirler ve Fetih

En başta ifade etmek gerekir ki Osmanlı siyasî yapı ve kültürü, içinde bulunduğu toplumsal âdet ve geleneklere aşırı duyarlı idi ve fethettiği toplumların maddi ve kültürel zenginliklerden kendisi de payını alıyordu. Fakat geleneklerin ötesinde dikkate aldığı güçlü bir İslam hukuku ve Türk-İslam devlet geleneği yani fiili uygulama vardı. Bu hukuk ve gelenek bir şehrin fethi aşamasında başlardı. Eğer şehir sulh/barış ile fethedilirse, İslam hukukuna ve Osmanlı uygulamasına göre şehir halkının canına ve malına dokunulmaz idi; Bursa’nın, Edirne’nin fethinde olduğu gibi. Eski gayrimüslim şehir ahalisinin güvenle şehirde yaşaması için tek şart devlete itaatini cizye vergisi vererek kabul etmesiydi. Fethedilen şehrin halkı kendi mülklerinde oturmaya devam eder, fetih sonrası gelen göçmenler ise yeni mahalleler kurarak şehrin imarına girişirlerdi. Zamanla, insanlar arası mülk alışverişi ile ya da gelen göçmenlerin zaten karışık unsurlar ihtiva etmesi ile heterojen mahalleler ve şehir teşekkül ederdi.

Diğer taraftan eğer bir şehrin fethi sulh ile değil de savaşla/zorla oldu ise, fetihten sonra o şehrin ahalisinin esir alınması ve mallarına el konulması kanunî hak idi. Nitekim İstanbul’un fethi böyle olmuştur. Galata bölgesi ise sulh ile alındığı için onlara dokunulmamıştır. İstanbul’un Rum halkı esir edilmiş, evlerine, fetihle birlikte gelen ya da göç eden insanlar yerleşmiştir. Tüm ibadethanelerin camiye çevrilmesi de hukuken mümkün hale gelmiştir. Şüphesiz bu durum, esir olan halkın fidyesini ödeyerek hürriyetini kazanmasına ve şehirde oturmaya devam etmesine mani değildir. Ya da göçle gelen gayrimüslimlerin şehirde farklı muamele görmesine de yol açmamaktadır. İstanbul örneğine devam edersek, her ne kadar fetihle birlikte Rumlar esir edilmiş ve mallarına el konulmuşsa da, teori ile pratik ya da norm ile uygulamada uygulamanın önemini bizi gösterircesine, Fatih Sultan Mehmet hürriyetlerini ve mallarını Rumlara iade etmiş, ibadethanelerinin sadece bir kısmını camiye çevirmekle yetinmiştir. Böylece çok sayda Rum diğer gayri Müslimlerle birlikte İstanbul’da yaşamaya devam edebilmiştir. Nitekim 20. yüzyıla kadar da Rumlar, Müslümanlardan sonra İstanbul’da en fazla nüfusa sahip (%20 civarı) unsur olmuştur. 1.2 Şehir Tahrirleri ve Kanunnameleri Güven ortamı ile fethin ilk aşaması temin edildiğinde ikinci aşama olarak yerel âdetlerin ve demografik bilgilerin öğrenilmesine ve buna göre kuralların konulmasına yönelik “sancak/şehir kanunnameleri”nin hazırlanmasına geçilirdi. Dolayısıyla Osmanlılarda her şehrin kendine mahsus, yerel şartları dikkate alan kanunları vardır. Böyle bir tespit şüphesiz bir şehrin önceki halini bilerek yeni halinde bir süreklilik sağlama niyetinin de göstergesidir. Bir anlamda bu usul, geçmiş kültür ve geleneklerinin öğrenilmesi ve yaşatılması sonucunu doğurmaktadır. Ö. L. Barkan ve H. İnalcık çalışmaları ve 1. Akgündüz’ün detaylı neşirleri ile ortaya konan bu usulü XV. asrın ikinci yarısından itibaren elimizde olan eserlerden takip edebilmekteyiz. Göknur Karaduman, sancak kanunnamelerini tanıttığı makalesinde bahsini ettiğimiz süreci İnalcık’ın anlatımlarına dayandırarak şöyle tanımlar:

“... öncelikle Osmanlı Devleti’nin bir bölgeyi fethini müteakip, o bölgede bir tahrir yaptırdığını görmekteyiz. Bölgede ilk kez yaptırılan bu birinci tahrir, Osmanlı Devleti’nin bölgedeki hâkimiyeti ve bölge halkı üzerindeki meşruiyeti acısından çok büyük önem taşımaktadır. Yeni fethedilen bölgelerde yapılan ilk tahrirlerde, fetihten önce o bölgede geçerli olan eski yasalar ve bölgeye ait örf ve adetlerin, Osmanlı Devleti kanunları ile birlikte sancak kanunnamelerinde yer aldığını görmekteyiz. Gerek Avrupa, gerek Doğu Anadolu ve gerekse Orta Doğu’daki yeni fethedilen yerlerde, özellikle fethi izleyen geçiş dönemlerinde, kanunnamelerde eski kanunlar yer almış ve çoğunlukla daha sonraki dönemlerde yapılan tahrirleri müteakip hazırlanan sancak kanunnamelerinde bu maddeler değiştirilmiştir. Buradaki amaç; fethedilen bölgelerin Osmanlı hâkimiyetine, Osmanlı vergi sistemine geçişinin yumuşak olması ve tarihsel, bölgesel ve ekonomik farklılıklar gözetilerek adaletsizliklerin ortadan kaldırılmasıdır.”

Aynı şekilde nüfusun ve unsurlarının ve ayrıca mülklerin tespitine yönelik de sayımlar (tapu tahrirleri) yapılmış böylece bir taraftan şehrin fetihten sonraki hali her açıdan tasvir edilirken diğer taraftan bundan sonra o şehirde nasıl bir şenlendirmeye ihtiyaç olduğu da tespit edilmiştir. 1.3 Şehirlerin Yönetimi: Adalet, Güven ve Huzurun Tesisi Fetih süreci ve sayımlarla birlikte gerçekleştirilen diğer bir süreç o şehirde, adalet ve güvenliğin temini için hukukî-beledî yönetici (kadı) ve asayiş-idarî yönetici (subaşı, yasakçı, ağa, şehremini...) tayininin yapılmasıydı. Böylece fethedilen bir şehirde güvenlik, otorite, adalet ve güvenlik olarak tasnif edebileceğimiz süreç tamamlanmış olurdu. Kadılar Osmanlı şehirlerinde sadece hukuki işlere bakmazlar, şehrin gündelik yaşamının, altyapısının, kurumlarının ve iktisadi hayatının (iaşe) adaletle, güvenle ve süreklilik çerçevesinde bir verimlilikle çalışmasını da temin ve idare ederlerdi. Hem devletin şehirdeki görevlisi hem de Avşehrin devlet nezdindeki temsilcisi idi. Şeriyye Sicilleri olarak bildiğimiz kadıların tuttuğu ve yirmi binden fazlasının yani milyonlarca davanın elimizde olduğu defterler onların Osmanlı şehirlerinde çok yönlü işlevlerini bize göstermektedir. Elbette, kadıları şehri tüm işlerinin tek idarecisi değildi. Subaşı ve benzeri statüdeki görevliler asayişi, eminler mali işleri, kethüdalar esnaf örgütlerini, imamlar yani dini görevliler mahalleleri ve cemaatleri, mütevelliler vakıfları sevk ve idare ederlerdi.

Şehirlerin Osmanlılaştırılması sürecinin bu icrai faaliyetleri bizlere bazı ilkeleri ortaya çıkarma fırsatı vermektedir. Bunlar kısaca süreklilik, çok kültürlülük ve yerinden yönetim olarak günümüz diline çevrilebilir diye düşünüyoruz.

2. Tevarüs: Osmanlı Şehirlerinde Süreklilik

Burada süreklilikten kasıt çok yönlüdür. Birincisi, ilkesel olarak Osmanlıların içerisinden çıktıkları İslam ve Türki ilke ve adetleri kendi idari süreçlerinde devam ettirmeleridir. Fetih yöntemleri, yapılan tahrirler ve idari icraatlar bu sürekliliğin unsurları olarak görülmelidir. İkincisi ise fethedilen şehirlerin varolan örf ve adetlerine yönelik hassasiyet ve bunlarla Osmanlı sistemini adapte etme uğraşısı ile ortaya çıkan süreklilik unsurudur. Özellikle sancak kanunnamelerinde tam da yapılmak istenen bu olarak yorumlanabilir. Zira Balkan şehirleri için Bizans, Macar ve feodal örflerinin ve Anadolu şehirleri için Kayıtbay Kanunundan diğer beylik kanunlarına kadar ki adetlerin tespit edilip Osmanlı sistemi ile bunların örtüştürülmeye çalışılması gündelik hayattaki sürekliliklerin temini açısından son derece kıymetli uygulamalardır.

Üçüncü olarak ise şehrin mimari unsurlarının ve inşa edilmiş alanlarının yakılıp yıkılması yerine olabildiğince tamir ve tadil edilerek kullanılmasına yönelik bir uygulama de var olan şehrin teknik, estetik ve yaşanabilir alanlarla ilgili birikiminin sürdürülmesine yönelik bir adım olarak değerlendirilmelidir. Özellikle XIX. Yüzyıl sömürgecilik dönemindeki şehirleşme politikalarına bakıldığında bir fark çok açık gözükür. Birçok sömürge şehrinde mevcut meskûn mahaller ve mimari olduğu gibi bırakılıp sömürgeci devletlerle yeni meskûn alanlar ve mimari tarzlar oluşturulmuştur. Onun için de eski Rabat, yeni Rabat; eski Kahire yeni Kahire ya da yepyeni Yeni Delhi, Kalküta gibi şehirler ortaya çıkmış bir anlamda yerel unsurlar ölüme terkedilmiştir. Oysa Osmanlı şehirlerinde hem fetih öncesi var olan unsurlar ve mahaller ihya edilmiş hem de külliyeler yoluyla bu şehirler büyütülmüştür. Osmanlıların yeni şehirler kurmak yerine var olan şehirleri (Bursa, Edirne, Sarayova, Üsküp, Kütahya, Kastamonu...) büyütmeyi tercih etmeleri bu çerçevede örnekler olarak değerlendirilmelidir.

2.1 Şehir ve Kimlik

Çok kültürlülük ve Bir arada Var olma Fethi takip eden ilk yıllarda İstanbul’da muhtemelen 50 binin çok altında bir nüfus vardı. Kısa zaman içerisinde, kabaca 50 yıl sonra bu nüfus 100 bine ulaştı. Biraz daha sonra yani Kanuni Sultan Süleyman devrine isabet eden bir asır içerisinde ise yaklaşık 300 bin kişiyi içerisinde barındıran bir şehir vücuda geldi. Paris ve Londra gibi şehirlerin bile 100 bin civarındaki nüfusu düşünülürse, bu coğrafyanın en büyük şehrine dönüştü. Fetih sonrasında önemli miktarda Rum nüfus İstanbul’da yaşamaya devam etti. Hatta Ortodoks Patrikhanesine Fatih tarafından atanan yeni patrik ile Hristiyanlığın da merkezi olmayı sürdürdü. Galata tarafında ise Latin ve Frenk nüfus zaten mevcut idi. 1490’lardan sonra İstanbul, İspanya’dan kovulan Yahudi gruplara kapılarını açtı. Aynı yıllarda ve sonrasında önemli miktarda Ermeni nüfus İstanbul’a yerleşti. Kafkaslardan ve Balkanlardan gelen çok çeşitli etnik ve dinî grup ile Roman nüfus da bu süre zarfında İstanbullu oldu. Müslüman nüfus da şüphesiz yeknesak değildi İstanbul’d1. 1453 yılındaki fetihten sonra asker olarak gelip şehirde yaşamaya başlayan nüfus Anadolu’dan Balkanlara birçok farklı bölgeden-kültürden gelmişti. Sonraki yıllarda artarak devam eden göç dalgası ile Anadolu ve Balkan coğrafyasının, her köşesinden Müslüman gruplar İstanbul’da yaşamaya başladılar. Kısacası, fethin yüzüncü yılında İstanbul, başta İslam’ın olmak üzere Ortodoks Hristiyanlığın, Yahudilerin, Ermenilerin kutsal emanetlerine ve dünyadaki en büyük nüfuslarına sahip dünyanın en büyük ve en zengin şehirlerinden biri oldu.1

Yukarıda aktardığımız İstanbul’a dair rakamlar bize şunu söylüyor. Hem dinî açıdan Müslüman, Hristiyan, Yahudi nüfus hem de etnik ve kültürel olarak Türk, Arnavut, Arap, Boşnak, Kürt, Rum, Ermeni, Roman, Latin ve Frenk gibi çok çeşitli unsurlar Osmanlı İstanbul’unda birlikte var olmuşlardır. 1900’lü yıllara kadar da dinî olarak Müslüman ve diğer dinler arasındaki oran %60’a %40 ya da %50’ye %50 gibi bir oranla sürmüştür. Ancak 1900’lü yıllara tekabül eden Kafkas ve Balkan Müslümanlarının Anadolu’ya doğru zorunlu göçleri ve neredeyse tek etnik gruba dayalı yeni ulus devlet sürecinde İstanbul homojenleşmiş ve yeknesak bir kimlik ve kültüre büründürülmeye çalışılmıştır.

Peki, Osmanlı şehirlerinin bu çok dinli ve ırklı yapısı, insanların şehirlerde bir arada ahenkle yaşadığı ve kültürel anlamda birbirileriyle etkileşim içerisinde oldukları anlamına mı gelmektedir? Elbette, böyle bir çeşitliliğin bir şehirde yaşaması birlikte var olmak için birinci şarttır, ama yeter şart değildir. Bizans İstanbul’undan bahsederken de bu kadar çeşitli olmasa da bazı etnik-dinî unsurların şehirde var olduklarını belirttik. Modern öncesi bazı Avrupa şehirlerinde de azda olsa bir nüfus çeşitliliğini görmek mümkün. O zaman sorduğumuz sorunun cevabı, bu çok çeşitli insan gruplarının şehir içindeki yerleşim biçimlerinde ve aralarındaki iletişimi/etkileşimi artıracak kanalların olup olmamasında düğümleniyor. Osmanlı şehirleri dışındaki hiçbir Avrupa ve Bizans şehrinde isteyen istediği yerde oturamazdı. Her etnik-dinî unsurun nerede oturacağı belliydi ve bir yerden başka bir yere taşınması yasaktı. Burada “hukuk” ve “yasak” kelimelerini bilinçli olarak kullanıyorum, çünkü kimin nerede oturacağının hukukî olarak ya da devlet zoruyla belirlenmesi ile insanların sosyolojik, kültürel ve ekonomik gerekçelerle birbirilerine yakın oturmayı tercih etmeleri arasında çok büyük fark vardır. Ayrıca bir kere bir yeri tercih ettikten sonra oradan ne gerekçe ile olursa olsun taşınma ve hareket etme serbestisi ya da esnekliğinin olması da çok kritiktir. Eğer insanlar tercihlerine göre bir yer seçiyor ve gerektiğinde hareket edebiliyorsa ancak o zaman yukarıda saydığımız nüfus çeşitliliğinin bu şehirde karışık oturması ve birbirleriyle iletişim ve etkileşimi mümkün hale gelir.

Osmanlı şehirlerinde ve İstanbul’unda belirli dinî ve etnik gruplar belirli bir mahallede oturmayı tercih edebiliyorlardı ve fakat taşınabilme esneklikleri de vardı. Dolayısıyla bu şehirlerde pek çok farklı dinî ve etnik unsurdan insan aynı mahallede karışık oturabiliyordu. Osmanlı kaynakları, heterojen dediğimiz, çeşitli grupların bir arada yaşadığı ve aralarında iletişim ve etkileşimi ifade eden örneklerle doludur. “Getto” denilen sadece bir gruba mahsus bölgeler hiçbir Osmanlı şehrinde gözükmemektedir. Oysa Avrupa şehirlerinin pek çoğunda özellikle Yahudiler için “getto” denilen mahaller söz konusudur. Bugün Toledo’da, Prag’ta, Paris’te “Yahudi Mahallesi” olarak gezilen yerler geçmişte, başka bir yerde oturmasına izin verilmeyen bir dinî unsurun mahalleleridir. Başka dinî ve etnik unsurlar için de benzeri mahaller oluşturulmuştur. Bizans İstanbul’unda da, örneğin Yahudilerin defalarca şehirden ihraç edildiklerini, şehirde yaşamalarına izin verildiğinde ise bazen Galata’da bazen de Suriçi’nde belirli yerlerde oturmaya mecbur edildiklerini tarihî kaynaklardan okuruz. Latinlerin ve Müslümanların da aynı şekilde bazı dönemlerde Galata’da bazen de Sirkeci sahil bölge sinde iskâna mecbur edildiğini görmekteyiz. Bizans ve Osmanlı dönemi İstanbul’undaki nüfus kompozisyonu ve yerleşim biçimlerindeki farklı tutum alışların benzerini Granada’nın Endülüs ve İspanyol dönemlerindeki tarihini inceleyerek de fark edebiliriz.

Dinî ve etnik çeşitlilik ile tercihe ve esnekliğe dayalı yerleşim biçimi Osmanlıların Anadolu ve Balkan şehirlerinin pek çoğunda vardır. Onun için de özellikle Osmanlıların şekillendirdiği Bursa, Edirne, Selanik, Saraybosna, Üsküp, Sofya, İşkodra, Belgrad şehirleri pek çok açıdan birbirlerine benzemektedir. Nüfus çeşitliliği bir yana, bu çok kültürlülüğünün sonucu olarak mimari, ticaret, gündelik yaşam ve yeme-içmeye kadar çok farklı alanlarda benzeri tavır alış özellikleri gösterirler. Müslümanlıkları ile birlikte sahip oldukları zengin çeşitlilik en bariz bir şekilde göze çarpmaktadır.

Örneğin mimari olarak, bu şehirlerde tüm dinlerin ibadethanelerini bulabilirsiniz. Tüm kültürlerin kendine mahsus, ahşap, taş, avlulu, sıralı mimari tercihlerine rastlayabilirsiniz. Ermeni bir ustanın, Müslümanların kullandığı bir eseri inşa ettiğini görebilirsiniz. 2 Çarşıda, bedestende herkesin dükkânı olabilir, meslekî loncalarda birlikte çalışılabilir. Tüm dinî ve etnik unsurlar kadı mahkemelerine gelip aralarındaki davaları görebilir.

Birbirlerinin dillerini ve âdetlerini de öğrenirler. Mesela İstanbul tarihi de yazan Ermeni tarihçi Eremya Çelebi’nin 1656 yılında “Bugün Türkçe Elifbe’yi bitirdim ve Hazreti İsa’nın inayetine sığınarak Amme’ye başladım” demesi, bunun çok güzel bir örneğidir. Benzeri şekilde aynı dönemde yaşayan Müslüman Evliya Çelebi de 10 ciltlik Seyahatname’sinde bize tüm Osmanlı coğrafyasının dillerini, kültürlerini hiç yabancılık çekmeden anlatır, örnekler verir. İstanbul’da ya da Osmanlı şehirlerinin yemek kültüründe bugün bile görülen çeşitliliğin bu tarihsel mirasın sonucu olduğunu kim inkâr edebilir!

Osmanlı şehirlerini pek çok açıdan Avrupa şehirleri ile mukayese etmek mümkünken, dinî-etnik çeşitlilik ve birlikte var olma tecrübesi açısından böyle bir mukayese yapmak neredeyse imkânsızdır. O zaman bu noktada şöyle bir soru akla gelmektedir. Peki, böyle bir kozmopolit/çok kültürlü yapının kaynağı nedir? Fiilî bir durum mudur, yoksa yazılı bir kanuna mı dayanmaktadır?

Bu soruların cevabı yukarıda bahsedilen fetih sırasındaki hukukta, sonrasında yapılan tahrir uygulamaları ile ulaşılmaya çalışılan sürekliliklerde ve İslam hukukuna dayalı kadılarca temin ve takip edilen zimmi hukukunda aranmalıdır.

Sonnotlar

1 Bkz. Halil İnalcık “Fatih, Fetih ve İstanbul’un Yeniden İnşası”, Dünya Kenti İstanbul– İstanbul World City. (Afife Batur ed. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996), pp. 22-37.

2 Pekçok örneği arasında Süleymaniye Camii’nin inşaat süreci bu açıdan manidardır. Bkz. Ömer Lütfi Barkan, Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı (1550- 1557) I-II, Ankara, 1972-79.

Yrd. Doç. Dr. Yunus Uğur