İNSAN VE MESKEN
İNSAN VE MESKEN

İnsanoğlu dünya gezegenindeki serüvenine başladığından beri hâlihazırdaki şekliyle ev denen, içinde ikamet edeceği mekana oldukça uzun bir evreden sonra ulaştı.

Evet, önce gök kubbe ve yeryüzü vardı insanların etrafında belirleyici bir mekan olarak, sonra mağaraya attı kendini insan. Henüz dışarıdan, yırtıcı hayvanlardan, doğa hareketliliğinden, geceden ve diğer her türlü afet veya felaketlerden kaçış alanı olarak vardı mağara. Mağarada, insanla birlikte yaşayan, konfor ve lüksten daha ziyade insanın korkuları endişeleri ve kuşkularıydı. Evet, mağara belki bir kaleydi ama asla (bu günkü anlamda) ev değildi. Evdeki özellikler mağarada yoktu, evde insanı kendine ve dışarıya hazırlayan unsurlar bulunurken, mağara dışarı ile insan arasında (bu insanın lehine olsa bile) bir duvar örüyordu. Çok net hatlarla belirginleşmese bile evle mağara arasındaki husus anlaşılır bir şekilde bu noktada tariflenebiliyordu. Mağara, insanı mekânsal dünyasına davet ederken ona herhangi bir açılım veya zenginlik sunmuyor tam aksine onu kendi içine kapatarak bir ölçüde dışarı dünyadan yalıtmaktan başka bir işlev de görmüyordu. Sonrasında insan tabiata göre şekilleniyor, mevsimlerin etkisi ve sıcağa doğru yönelme onun barınağını da kendi rengine büründürüyordu, doğrusu miktar olarak ne kadar insani unsur mekâna dâhil oluyorsa, o mekân, insana o kadar açılıyor demekti. Ateşin mekâna dâhil edilmesi beslenmeyi ve ısınmayı yeni bir ihtiyaç olarak haneye sokmaktaydı.

Mesele bununla da bitmiyor zaman içinde işin içine farklı unsurlar da giriyordu. İnsan topluluk haline gelip kendini korumaya yönelik oluşturduğu savunma gereçlerini de bu yapılanmaya göre biçimlendirmekle kalmıyor, besleneceği, yiyeceğini temin edebileceği arazi türüne göre de davranışlarını geliştirmek zorunda kalıyordu. Buna göre, konargöçer bir hayat tarzının barınağı da taşınabilir olmalıydı. Çabuk takılıp sökülebilen, taşıma noktasında yükü hafif olan ve gelişen kültürün isterlerine karşı, cevap veren elemanların içinden en tanıdık olanı çadırdır. Çadır, halihazırdaki kültürün getirilerini de kendi bünyesine dahil eden bir yapıya sahip olmak itibariyle, zaman içinde mahremiyet, medeni ilişkiler, gelişen toplumsal ve dini yapının içeriği gereği şekillenen mekansal bir enstrümandı. İrili ufaklı klanların topluca barındıkları mağaradan çadıra geçişte toplumsal fonksiyonların da evsel mekanı belirlemede önemli noktalara gelip dayandığını görmeye başlıyorduk. Hayatın ilerlemesi ile birlikte hayata dair her türlü enstrümanda bu doğrultuda ilerliyordu.

Buna paralel olarak, başka coğrafyalarda mekansal malzemenin değişmesi barınmanın şeklini ve mahiyetini de değiştiriyordu. Mesela, elleriyle oyduğu taşın içini mesken edinen insan, zamanla buraya, elde ettiği kazanımlarını taşımakta bir beis görmüyordu. Hem malzemeyle tanış olma açısından hem de bir alet olarak kullandığı eline, çeşitli yardımcı enstrümanlar da ekleyen insan, zamanla onları da hanesine davet eden bir konuma geldi. İşte bu zaman biriminde büyük ailenin ortaya çıkması ile birlikte, hanenin içine ibadet, yeme içme ihtiyacı ve çeşitli ritüeller de tam anlamıyla taşınmış oldu. Mesken, tapınmanın değişik versiyonlarının normal hayatın içine dahil edilmesi ile sunakların ve normal hane alanlarının bir arada olduğu bir resme (toplumsal dokunun getirisi olarak) gelip dayandı.

Adından da anlaşılacağı ölçüde, ikamet edilen ve sükûna kavuşulan yer anlamlarını da içeren mesken, yapı malzemesi, ihtiyaç ve çeşitli insanî edinimleri bir arada taşımanın yanı sıra estetiği de yapının doğal mekândan ayrışıp daha bağımsız hale gelmesiyle farklı bir noktaya taşıdı. Bu durumda bir mesken olarak evin içine ve dışına daha fazla müdahale etme noktasına gelen insan, yaşadığı yere daha çok kendi özelliklerini yükledi dersek hiç de yanılmış sayılmayız.

Görsellik ve fonksiyonel olmanın aynı tabanda, aynı zihinsel altyapı ile kurgulanması kültürü, kişisel beğeniyi ve zamanların ruhunu farklı farklı vakitlerde ve farklı farklı yerlerde yeniden inşa etmenin zeminini bulmuş oldu. Bu durumda, insanın etrafıyla olan ilişki düzeyini yeniden tanzim eden yapı elemanları ve düşünsel altyapı, günün şartları altında mekânı biçimlendiren unsurlar olarak tezahür ettiler. Evin genişlemesi ile beraber insan uğraşlarının da işin içine peyderpey girmeye başladığını bilmekteyiz. Bu durumda mesleğin ve zevklerinde mekâna dâhil olmasıyla birlikte, evin bir işyeri bir hobi alanı olarak tanımına yeni uygulamalar ekleniyordu.

Bu gün itibariyle insanların dışarı hayatı ile ev hayatı arasındaki fark, gittikçe küçülmektedir. Üretkenliğin, hizmet veya bilgi toplumu dediğimiz toplumda ziyadesiyle zihinsel tabanlı olması üretimi, gerçekleştirdiğimiz vasatı bir ölçüde eve taşırken bilgi aktarımında bir araç olarak kullandığımız bilgisayarlar ve diğer elektronik gereçler, ses hacim ve fonksiyonel olarak evde üretime imkân verdikleri için yeni ev tiplerinin bu yeni üretim biçimlerine göre tanzim edilmesi gerekmektedir ve sanıyorum bu yönde bir eğilim çoktan başlamış bulunmaktadır.

Evet, yukarıda da bahsedildiği gibi, insan zamanla eşyanın bütün suretlerine kendi vasıflarını taşır, bir kere beğenisini ona yükler, dünya görüşü neyse eşyayı da onun biçiminde oluşturur, ona değer yükler, temsil makamına yükseltir ve onu güzel diyeceği bir konuma sürükler. Bu durumdan içinde yaşadığı ev de bir eşya olarak nasibini alır. Işık gölge oyunları, doluluk boşluk oranı, yoğunluk ve seyreltilmişlik durumu, şeklin harekete yönelmesinden tutunda simetri, asimetri, orijinalite, keşif vb. unsurlar evi salt bir fonksiyon ve kavram yumağı halinden alarak estetik bir unsur durumuna yükseltirler.

Bu durumdan bağımsız kalmamak şartıyla meskenlerimiz de, ilişkiye girdiğimiz diğer eşyalarımız gibi insani ihtiyaçlarımızın yanı sıra bizim kültürel kodlarımızdan üretilen zevk ve estetik algılarımızın uygulama alanı olarak gelişim gösterdi. Çadırın fonksiyonel olarak devamı niteliğindeki (Türk Evi) ev, hem geleneksel hayatın süreği olan özellikleri devam ettiriyor hem de konar geçer olan hayat yapısından şehir veya diğer bir deyişle mekâna bağımlı bir hayata geçişin getirilerini de kuşanıyordu. Bir kere mahallemiz vardı, sokaklarımız, bu sokakların, mülkiyet ve ulaşımın gerekleri mucibince oluşan bir dokusu vardı. Çıkmaz sokak kavramı belki de en fazla bizim kültürümüzde yansımasını buluyordu. Bu husus mekân paylaşımında ve kentsel dokunun oluşumunda bir yönüyle tek biçimliliğin ötesinde yerleşim arayışı olarak şehirsel algının âdemi merkeziyetçi hanesine yazılırken diğer taraftan da mülkiyetin, şehrin gelişmesinin önünde (dar anlamda) nasıl bir engel teşkil ettiğini de gösteriyordu. Evimiz, sokağın önünde yer alan ve bir bahçe duvarının bölücülüğü ile tanımlanan, hayat dediğimiz mekândan geçişin sağlandığı, alt katında ziyadesiyle hane insanlarının ortak fonksiyonlarını icra ettiği alanlar bulunan, buna mukabil üst katında ise genellikle her bir odasının ihtiyaç giderme açısından (minyatür) bir eve benzeyen mekânlardan oluşmaktaydı. Evlerimiz, doğulu hayat tarzını yansıtacak bir şekilde, ataerkil özellikleri bünyesinde barındıran ve bu dolayımda her hücresinde bahsi geçen özelliklerden örneklikler sergileyen mekânsal birliğin ifadesiydi. Türk evi, genellikle zemin katının üzerinde yer alacak bir şekilde, yatay eksende cumba dediğimiz çıkıntıyla sokağın karşı tarafında kalan evdeki kendi muadiliyle komşuluk başlatan bir dile sahip olmanın yanında, yatak odalarının genelinde, oda duvarı içinde saklanan bir yüklüğün bulunduğu ve bu yüklüğün altında yıkanma mekânı denebilecek bir hacmin tertip edildiği, bir tip fonksiyoner bütünlük olarak ortaya çıkıyordu. İnsanımızın temel karakteristiği, bahsi geçen bu evin yapılanmasına göre belirleniyor, evden insana ve insandan da eve doğru özellik yüklenmeleri zaman içinde artan bir şekilde devam ede duruyordu. Zaman değişiyor biz de değişen bu zamanın içinde deviniyorduk. Bu çağda asıl belirgin olan yapı malzemeleri ve bu yapı malzemelerinin yapıya verdiği temel özelliklerdi.

Ve her çağın bir dili ve diğer çağlardan farklı olarak söyleyecek bir sözü vardır. Hele bu çağ, Batı medeniyeti gibi bir medeniyetin bütün kültürleri, kolonyalist bir tarzda kendi egemenliği altına almış olduğu bir çağsa söylenecek sözün en azından nicel olarak oldukça büyük bir değeri var demektir. Yaşadığımız gezegen ilk defa bu kadar tek biçimli bir şekle girmeye zorlanmaktadır. Artık yememiz, içmemiz, gezmemiz, zevklerimiz, düşünce tarzımız, barınma biçimimiz, estetik tavır alışımız ve meskenlerimiz bile tek bir merkezden yönetilecek şekilde bize dikte edilmektedir. Batı medeniyeti, hem bir tür özenti, hem bir tür gelişmişlik ve hem de bir tür ilizyonla bir taraftan bize kendi medeniyetimizin kodlarıyla gerçekleştirdiğimiz meskenlerin oturulmaz olduğunu fısıldarken diğer taraftan da kendi oluşturmuş olduğu burjuva kültürünün getirisi olan apartmanı tek ve rasyonel ikamet alanı olarak toplumsal aklımıza zerk etti. Artık alt alta ve üst üste gelecek bir şekilde oturmak zorundaydık. Bu pek o kadar fark edilmese veya işbu farkındalık gözlerden kaçırılmaya çalışılsa da apartman çok saçma bir hiyerarşik yapılanmayı da alt alta ve üst üste oturmakla beraberinde getiriyordu. Belki de eski mahalle dokusunda yan yana olan cumbalı, iki katlı evlerimizde oluşturduğumuz dostluk ve misafirperverlik apartmanda gerçekleşen bu saçma hiyerarşik yapı gereği birden bire buhar olup uçuyordu. Artık temelde bizim bile olmayan estetiğimizin yöneldiği yer, apartmanlar ve gökdelenler haline gelmekteydi. Göğe doğru iğrenç bir çıkıntı şeklinde var olan apartmanlar ve gökdelenler, hangi yapı malzemesini kullanırlarsa kullansınlar henüz kendilerini sevimli gösterecek bir noktaya ulaşamadılar. Apartmanların zaman içinde dostluğu ve misafirperverliği öldürdüğü, kapı komşusunun diğer kapı komşusunu tanımadığı bir ortamın sakıncasını anlayanlar, tekil apartmanların yerine site tipi yapılaşmayı teklif ettiler. Bu da bir anlamda toplumsal dokuyu farklı eksenlerde bölmeyi ve tabakalaşmayı getirmekten başka bir işe yaramadı. Her sitenin zenginliğine göre, mesleklerine göre, statülerine göre diğer sitelerden ayrılan maddi ve manevi yönleri bulunmaktaydı ve bu yönler de site mantığı gereği yüceltilen bir tabana oturuyordu.

Aslında, içinde yaşadığımız mesken; salonu, banyosu, yatak odaları, helâsı, mutfağı ve kileri ile birlikte, insanı belirleyen bir yapı olmakla kalmayıp, mekân içinde yer alan saydığımız her bir birimin, içinde bulunan gereçleriyle de insanı etkileyen bir yapıya sahip olmuştur diyebiliriz. Nasıl ki normal giysisini çıkaran bir insana takım elbise giydirdiğinizde o insandaki davranış biçimi gezmesinden tutunda oturmasına kadar geniş bir yelpazede değişiyorsa, evin iç mekânlarında yer alan taşınır taşınmaz mobilyalar da insanın davranış biçimini değiştirmekte en azından takım elbise örneği kadar mahirdirler. Bir taburenin oturma biçimi altında insana sunduğu imkân bir koltuğunkinden oldukça farklıdır.

Bir diğer taraftan bakıldığında ise, insan gökdelen orantısı insanı bir yapıyla insanı ilk defa bu kadar birbirinden ayırıp uzaklaştırıyordu. Gökdelenin insanı ezen edası, ona yaşanabilir bir havayı teneffüs ettirmek yerine, madde karşısında ilk defa bu kadar yoğun bir biçimde hiçliği tattırıyordu. Aslında gökdelen Batı tarzı ekonomi anlayışıyla gerçekleşen dev şirketlerin buyurganlığını mekân olarak insana dayattığı bir tür mabetler olarak görülebilir. Çünkü bir yapının başka bir nedenle insanın kendini bu kadar ezmesi düşünülemez. Ve tarihin hiç bir döneminde, hiç bir kültür böyle bir eylemi gerçekleştirmeyi aklına bile getirmezdi. Meselenin aklı boyutunu bir tarafa bırakın rüyasının bile ne kadar yakışıksız kaçacağını bilir ve öyle bir uykuya yatmazdı.

Geleneksel evlerimiz bizim kendimizi içerden tarif etmemiz anlamına gelen birçok özelliği üzerinde barındırması ile modern dönemdeki mesken anlayışından ‘bizim’ olmaklığı bakımından ayrılmaktadır. Bizim evlerimiz kapısıyla, penceresiyle, cumbalarıyla, avlusuyla mahremiyetimizden tutun da aleniyetimize kadar, bizim insan olarak karakterimizin içine nüfuz ettiği mekânlardır. Dolayısıyla bizim avlularımızın, bizim sofalarımızın, bizim hayatlarımızın, bizim cumbalarımızın, bizim sekilerimizin, bizim sedirlerimizin, bizim ocaklarımızın tanımlı olduğu medeniyet dairesi, bizim düşünce dünyamızı da belirleyen ana unsur olmuştur. Bundan mütevellit, kapsayanın içindeki kapsananların birbirini etkimesi gereği, meskenimizde bulunan maddi her unsurun bizde insani bir yansıması, bizde bulunan her düşüncenin ve değerin de hanemizde bir mekânsal karşılığı bulunmaktadır. Eşya insanın isteklerini yansıtır ve bir nevi düşüncenin mekândaki uzantısı haline gelir. Aslında insanın düşüncesinin birçok yerde ve noktada dışarı dünyadaki temsilcisi durumuna gelen eşya, bu durumda kalmaz ve daha ileri bir noktaya taşınarak, bazen yalın bir halde, bazen de yardımcı enstrümanların eşliğinde insanın dönüşümüne katkı koyan bir noktaya gelir. Sandalye, bizim oturmaya karşı gelen bir formu eşyaya dayatmamızla başlayabilir, ama aynı sandalyede bizim oturma biçimimizi tek bir şekle indirgeyen buyurganlığın bulunmadığını da hiç kimse söyleyemez. Bir anlamda eşya ile alışverişimizdeki bu ilişki düzeyi, olumlu olduğu kadar olumsuz birçok etkileri de bizim hayatımıza farkında olsak da olmasak da dayatır. Yani ev ne kadar büyük ve işlenmişse insana dayattığı şeyler de o miktarda fazla ve fark edilmeyecek kadar rafinedir. Ve insan olarak biz de bu durumun olumlu veya olumsuz bütün yönlerinden etkilenmekteyiz.

OSMAN MİMAROĞLU